Akilli
New member
[color=]Tasavvufta Âşık ve Maşuk: Bir Arayışın, Bir Yanışın Hikâyesi[/color]
Forumdaşlar merhaba,
Bu satırları yazarken içimde tuhaf bir sıcaklık var. Hani bazen bir kelimeye takılırsınız da o kelime sizi yıllar öncesine, belki bir kitaba, belki bir gece yarısı içinize çöken sessizliğe götürür ya… İşte “âşık” ve “maşuk” da benim için öyle kelimeler. Bugün sizlerle kuru tanımlar değil, yaşayan bir hikâye paylaşmak istiyorum. Çünkü tasavvufta âşık ve maşuk, sadece kavram değildir; bir yürüyüş, bir yanış, bir dönüşüm hâlidir.
[color=]Bir Kapıdan İçeri Girerken: Hikâyenin Başlangıcı[/color]
Yıllar önce, küçük bir kasaba kütüphanesinde rastladım bu kelimelere. Rafların arasında dolaşırken elime ince, sararmış sayfaları olan bir kitap geçti. İçinde Mevlânâ’dan, Yunus’tan, Hallâc’tan söz ediyordu. O gün anlamamıştım ama kalbim bir şeyleri sezmişti. Tasavvufta âşık, sadece seven değildir; arayan, vazgeçen, yanan kişidir. Maşuk ise sadece sevilen değildir; bazen ulaşılamayan, bazen her şeyin özü olan hakikatin ta kendisidir.
Bu hikâyede iki karakter var: biri yol alan, diğeri yolun kendisi.
[color=]Âşık Kimdir? Yanmayı Göze Alan Yolcu[/color]
Tasavvufta âşık, sevgiyi bir duygu olarak değil, bir hâl olarak yaşayan kişidir. Âşık olmak burada “mutlu olmak” değildir; aksine eksilmek, çözülmek, hatta parçalanmaktır. Erkek karakterler üzerinden anlatılan tasavvuf hikâyelerinde âşık çoğu zaman stratejik ve çözüm arayan bir figür olarak karşımıza çıkar. O, “Nasıl ulaşırım?” diye sorar. Yol haritası çizer, nefsini tanır, terbiye etmeye çalışır. Zikir, çile, sabır… Hepsi birer araçtır.
Bu erkek âşık tipi, aklıyla yola çıkar. Kendini tanımak ister, hatalarını analiz eder, benliğini adım adım sökmeye çalışır. Ama yol ilerledikçe şunu fark eder: Bu yol sadece akılla yürünmez. Çünkü her cevap yeni bir soruya dönüşür. İşte tam bu noktada âşık yanmaya başlar. Yanmak, tasavvufta kaybolmak değildir; fazlalıklardan arınmaktır.
[color=]Maşuk Kimdir? Uzak Gibi Görünen Yakınlık[/color]
Maşuk, ilk bakışta sevilen kişidir. Ama tasavvufta maşuk çoğu zaman Allah’tır, yani mutlak hakikat. Kadın karakterler üzerinden anlatılan tasavvufi hikâyelerde maşuk daha çok ilişki ve bağ üzerinden hissedilir. Maşuk, çağırmaz; ama varlığıyla kendine çeker. Kadınsı anlatımlarda maşuk, merhametli, kapsayıcı, sabırlıdır. Âşığın yol boyunca düşmesine izin verir ama asla tamamen bırakmaz.
Empatik ve ilişkisel bakış açısıyla maşuk, âşığın karşısında duran bir hedef değil; onun içinde büyüyen bir duygudur. Maşuk, “gel” demez; âşığın içindeki özlem zaten onu çağırır. Kadın anlatılarda bu ilişki daha yumuşak, daha şefkatlidir. Âşık hata yapar, uzaklaşır, hatta inkâr eder; ama maşuk hep oradadır. Çünkü tasavvufta maşuk, sevilen olduğu kadar sevenin de özüdür.
[color=]Hikâyenin Kırılma Anı: Akıl Tükenir, Kalp Başlar[/color]
Bizim hikâyemizdeki âşık, uzun bir yolculuktan sonra yorulur. Artık sorular cevap vermemeye başlar. Erkek bakış açısının o stratejik, çözüm arayan hâli çöker. Planlar işlemez, yöntemler yetersiz kalır. İşte o anda, kalbin sesi yükselir. Bu noktada kadınsı, empatik yaklaşım devreye girer: Teslimiyet.
Tasavvufta teslimiyet pasiflik değildir. Aksine, en büyük cesarettir. Âşık, artık “ben” demeyi bırakır. Yanmayı kabul eder. Çünkü anlar ki maşuk, dışarıda bir yerde değil; kendini bıraktığı anda ortaya çıkacaktır.
[color=]Âşık ile Maşukun Buluşması: Ayrılık Sandığımız Kavuşma[/color]
Tasavvufun en sarsıcı tarafı burasıdır: Âşık ile maşuk aslında ayrı değildir. Hikâyenin sonunda büyük bir kavuşma bekleyen âşık, şunu fark eder: Aradığı şey, onu aratanın kendisidir. Bu noktada erkek aklı susar, kadın kalbi konuşur. Analiz biter, bağ başlar. Çözüm değil, kabul vardır.
Âşık, “Ben O’ydum” demeye başladığında, hikâye tamamlanır. Ama bu tamamlanma bir son değildir; bir hâl değişimidir. Yunus’un dediği gibi, “Aşkın aldı benden beni.” İşte âşık artık yoktur; maşuk kalmıştır.
[color=]Bugüne Bakan Yüzü: Biz Nerede Duruyoruz?[/color]
Bugün bu kavramlara baktığımızda, tasavvufun sadece eski metinlerde kalmadığını görüyoruz. Modern insan da âşıktır; anlam arar, bağ kurmak ister, eksikliğini doldurmaya çalışır. Kimi bunu kariyerde, kimi ilişkide, kimi inançta arar. Erkekler hâlâ çözmeye, kadınlar hâlâ hissetmeye daha yatkın olabilir; ama yolun sonunda herkes aynı yere varır: Kendine.
Tasavvufta âşık ve maşuk, bize şunu fısıldar: Aradığın şey çok uzakta değil. Ama ona ulaşmak için bildiğin yolları bırakman gerekebilir.
[color=]Forumdaşlara Birkaç Soru[/color]
Sizce bugün âşık kim, maşuk kim?
Modern hayatta bizler neyin âşığıyız?
Akılla mı yürüyoruz bu yolu, kalple mi?
Ve en önemlisi: Yanmayı göze alabilir miyiz?
Yorumlarınızı merak ediyorum. Belki her birinizin hikâyesi, bu eski kavramlara yeni bir anlam katar.
Forumdaşlar merhaba,
Bu satırları yazarken içimde tuhaf bir sıcaklık var. Hani bazen bir kelimeye takılırsınız da o kelime sizi yıllar öncesine, belki bir kitaba, belki bir gece yarısı içinize çöken sessizliğe götürür ya… İşte “âşık” ve “maşuk” da benim için öyle kelimeler. Bugün sizlerle kuru tanımlar değil, yaşayan bir hikâye paylaşmak istiyorum. Çünkü tasavvufta âşık ve maşuk, sadece kavram değildir; bir yürüyüş, bir yanış, bir dönüşüm hâlidir.
[color=]Bir Kapıdan İçeri Girerken: Hikâyenin Başlangıcı[/color]
Yıllar önce, küçük bir kasaba kütüphanesinde rastladım bu kelimelere. Rafların arasında dolaşırken elime ince, sararmış sayfaları olan bir kitap geçti. İçinde Mevlânâ’dan, Yunus’tan, Hallâc’tan söz ediyordu. O gün anlamamıştım ama kalbim bir şeyleri sezmişti. Tasavvufta âşık, sadece seven değildir; arayan, vazgeçen, yanan kişidir. Maşuk ise sadece sevilen değildir; bazen ulaşılamayan, bazen her şeyin özü olan hakikatin ta kendisidir.
Bu hikâyede iki karakter var: biri yol alan, diğeri yolun kendisi.
[color=]Âşık Kimdir? Yanmayı Göze Alan Yolcu[/color]
Tasavvufta âşık, sevgiyi bir duygu olarak değil, bir hâl olarak yaşayan kişidir. Âşık olmak burada “mutlu olmak” değildir; aksine eksilmek, çözülmek, hatta parçalanmaktır. Erkek karakterler üzerinden anlatılan tasavvuf hikâyelerinde âşık çoğu zaman stratejik ve çözüm arayan bir figür olarak karşımıza çıkar. O, “Nasıl ulaşırım?” diye sorar. Yol haritası çizer, nefsini tanır, terbiye etmeye çalışır. Zikir, çile, sabır… Hepsi birer araçtır.
Bu erkek âşık tipi, aklıyla yola çıkar. Kendini tanımak ister, hatalarını analiz eder, benliğini adım adım sökmeye çalışır. Ama yol ilerledikçe şunu fark eder: Bu yol sadece akılla yürünmez. Çünkü her cevap yeni bir soruya dönüşür. İşte tam bu noktada âşık yanmaya başlar. Yanmak, tasavvufta kaybolmak değildir; fazlalıklardan arınmaktır.
[color=]Maşuk Kimdir? Uzak Gibi Görünen Yakınlık[/color]
Maşuk, ilk bakışta sevilen kişidir. Ama tasavvufta maşuk çoğu zaman Allah’tır, yani mutlak hakikat. Kadın karakterler üzerinden anlatılan tasavvufi hikâyelerde maşuk daha çok ilişki ve bağ üzerinden hissedilir. Maşuk, çağırmaz; ama varlığıyla kendine çeker. Kadınsı anlatımlarda maşuk, merhametli, kapsayıcı, sabırlıdır. Âşığın yol boyunca düşmesine izin verir ama asla tamamen bırakmaz.
Empatik ve ilişkisel bakış açısıyla maşuk, âşığın karşısında duran bir hedef değil; onun içinde büyüyen bir duygudur. Maşuk, “gel” demez; âşığın içindeki özlem zaten onu çağırır. Kadın anlatılarda bu ilişki daha yumuşak, daha şefkatlidir. Âşık hata yapar, uzaklaşır, hatta inkâr eder; ama maşuk hep oradadır. Çünkü tasavvufta maşuk, sevilen olduğu kadar sevenin de özüdür.
[color=]Hikâyenin Kırılma Anı: Akıl Tükenir, Kalp Başlar[/color]
Bizim hikâyemizdeki âşık, uzun bir yolculuktan sonra yorulur. Artık sorular cevap vermemeye başlar. Erkek bakış açısının o stratejik, çözüm arayan hâli çöker. Planlar işlemez, yöntemler yetersiz kalır. İşte o anda, kalbin sesi yükselir. Bu noktada kadınsı, empatik yaklaşım devreye girer: Teslimiyet.
Tasavvufta teslimiyet pasiflik değildir. Aksine, en büyük cesarettir. Âşık, artık “ben” demeyi bırakır. Yanmayı kabul eder. Çünkü anlar ki maşuk, dışarıda bir yerde değil; kendini bıraktığı anda ortaya çıkacaktır.
[color=]Âşık ile Maşukun Buluşması: Ayrılık Sandığımız Kavuşma[/color]
Tasavvufun en sarsıcı tarafı burasıdır: Âşık ile maşuk aslında ayrı değildir. Hikâyenin sonunda büyük bir kavuşma bekleyen âşık, şunu fark eder: Aradığı şey, onu aratanın kendisidir. Bu noktada erkek aklı susar, kadın kalbi konuşur. Analiz biter, bağ başlar. Çözüm değil, kabul vardır.
Âşık, “Ben O’ydum” demeye başladığında, hikâye tamamlanır. Ama bu tamamlanma bir son değildir; bir hâl değişimidir. Yunus’un dediği gibi, “Aşkın aldı benden beni.” İşte âşık artık yoktur; maşuk kalmıştır.
[color=]Bugüne Bakan Yüzü: Biz Nerede Duruyoruz?[/color]
Bugün bu kavramlara baktığımızda, tasavvufun sadece eski metinlerde kalmadığını görüyoruz. Modern insan da âşıktır; anlam arar, bağ kurmak ister, eksikliğini doldurmaya çalışır. Kimi bunu kariyerde, kimi ilişkide, kimi inançta arar. Erkekler hâlâ çözmeye, kadınlar hâlâ hissetmeye daha yatkın olabilir; ama yolun sonunda herkes aynı yere varır: Kendine.
Tasavvufta âşık ve maşuk, bize şunu fısıldar: Aradığın şey çok uzakta değil. Ama ona ulaşmak için bildiğin yolları bırakman gerekebilir.
[color=]Forumdaşlara Birkaç Soru[/color]
Sizce bugün âşık kim, maşuk kim?
Modern hayatta bizler neyin âşığıyız?
Akılla mı yürüyoruz bu yolu, kalple mi?
Ve en önemlisi: Yanmayı göze alabilir miyiz?
Yorumlarınızı merak ediyorum. Belki her birinizin hikâyesi, bu eski kavramlara yeni bir anlam katar.