Akilli
New member
Ceyo Terlik Sahibi Kimdir? Marka, Aile Şirketi Yapısı ve Sosyal Eşitsizlikler Üzerine
Ceyo Terlik Sahibi Kimdir? Bir Markanın Ardındaki Aile, Emek ve Toplumsal Yapı
Bir terlik markasının sahibini merak etmek ilk bakışta oldukça basit bir tüketici sorusu gibi görünüyor. Fakat “Ceyo terlik kimin?” sorusunun peşinden gidince, yalnızca bir şirketin tarihine değil; Türkiye’de aile şirketlerinin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığına, kadınların ve erkeklerin iş hayatındaki konumlarına, emeğin nasıl görünür veya görünmez hâle geldiğine ve ekonomik sınıfın fırsatları nasıl şekillendirdiğine kadar uzanan daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor.
Ceyo’nun resmi tarihçesine göre markanın temelleri Mahir Yoleri’nin ayakkabı kalıpçılığı alanındaki çalışmalarıyla atıldı. Yoleri, 1960 yılında Adana’da Nurettin Cenanoğlu ile ortaklık kurdu ve “CEYO” adı da Cenanoğlu’nun “CE”si ile Yoleri’nin “YO”sunun birleşiminden oluştu. Şirket daha sonra İstanbul’a taşındı ve Ceyo markası 1960’ların ortalarından itibaren terlik ve sandalet üretiminde büyüdü.
Dolayısıyla bugün “Ceyo’nun sahibi kim?” sorusuna verilebilecek en güvenli cevap şudur: Ceyo Ortopedik Sandalet Sanayi ve Ticaret A.Ş. adlı şirkettir; markanın kurucusu ise Mahir Yoleri’dir. Ceyo’nun kendi tarihçesinde Mahir Yoleri’nin oğlu Ahmet Yoleri ve yeğeni Ulvi Yoleri’nin şirketin tasarım ve yönetim faaliyetlerinde aile içinde yer aldığı belirtiliyor.
Ancak burada önemli bir ayrım var: kurucu olmak, şirketin bugünkü hukuki hissedarı olmak ve genel yönetimde bulunmak aynı şey değildir. Kamuya açık şirket sayfalarında güncel ortaklık yapısının ayrıntılı bir biçimde yayımlandığına dair yeterli güvenilir bilgi bulunmadığından, “Ceyo’nun bütün hisseleri şu kişiye aittir” şeklinde kesin bir ifade kullanmak doğru olmaz.
Mahir Yoleri ve Ceyo’nun Aile Şirketi Kimliği
Ceyo’nun hikâyesi, Türkiye’de girişimciliğin önemli bir biçimini de gösteriyor: mesleki becerinin aile içinde aktarılması.
Mahir Yoleri’nin eğitim hayatını yarıda bırakıp babasına ayakkabı kalıpçılığında yardım ettiği, daha sonra teknik bilgi ve kendi tasarım yeteneğini birleştirerek üretim kapasitesini geliştirdiği şirketin resmi tarihçesinde anlatılıyor. Zaman içinde öğrendiği bilgileri oğlu Ahmet ve yeğeni Ulvi’ye aktardığı, tasarım ve yönetim faaliyetlerinin aile üyeleriyle birlikte sürdürüldüğü belirtiliyor.
Burada sınıf meselesi özellikle dikkat çekici. Çünkü girişimcilik çoğu zaman yalnızca “çok çalışmak” üzerinden anlatılıyor. Oysa bir mesleğin babadan oğula aktarılabilmesi, üretim araçlarına erişim, aile desteği, çevre, sermaye ve bilgi birikimi de ekonomik hareketliliğin parçasıdır.
Bir ailenin sahip olduğu işletmeyi sonraki kuşağa aktarması, yalnızca maddi servetin değil, sosyal sermayenin de aktarılması anlamına gelebilir. İş bağlantıları, mesleki itibar, üretim bilgisi, müşteri ilişkileri ve sektörel deneyim yeni kuşağın eline hazır olarak geçebilir.
Bu durum elbette aile şirketlerinin başarısını küçümsemek anlamına gelmez. Aksine, kuşaklar boyunca aktarılan deneyim bir şirketin ayakta kalmasına önemli katkı sağlayabilir. Ancak toplumsal eşitsizlikleri anlamak için şu soruyu da sormak gerekir:
Aynı yeteneğe sahip fakat böyle bir aile ağına, sermayeye veya mesleki mirasa sahip olmayan bir insanın aynı noktaya ulaşma ihtimali ne kadar farklıdır?
Toplumsal Cinsiyet: Terlikten Çok Daha Büyük Bir Mesele
Ceyo’nun ürün kategorilerine baktığımızda kadın, erkek ve çocuk ürünlerinin ayrı kategoriler hâlinde sunulduğunu görüyoruz. Bu, tüketim dünyasında oldukça sıradan görünen bir sınıflandırma. Fakat toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında ürünlerin yalnızca ihtiyaçlara değil, toplumun kadınlık ve erkeklik hakkındaki beklentilerine de cevap verdiğini görebiliriz.
Kadın ürünlerinde renk, estetik ve görünüş vurgusu daha belirgin olabilirken erkek ürünlerinde dayanıklılık, sadelik veya işlevsellik gibi çağrışımlar öne çıkabiliyor. Bu durum yalnızca Ceyo'ya özgü değil; moda ve tüketim sektörünün tamamında görülen daha geniş bir kültürel yapı.
Burada kadınları tek bir deneyim içinde değerlendirmek doğru olmaz. Çalışan bir annenin ayakkabı veya terlik tercihindeki önceliği, emekli bir kadınınkiyle aynı olmayabilir. Bir üniversite öğrencisinin rahatlık beklentisiyle uzun saatler ayakta çalışan bir satış görevlisinin beklentisi de farklıdır.
Bu farklılıkların arkasında yalnızca kişisel zevkler değil, sosyal roller de bulunabilir.
OECD'nin Türkiye üzerine 2025 değerlendirmesi, kadınların erkeklere kıyasla ücretsiz bakım ve ev işlerine çok daha fazla zaman ayırdığını gösteriyor. Aynı araştırmada Türkiye'de kadınların günde ortalama olarak erkeklerden yaklaşık dört saat daha fazla ücretsiz bakım ve ev işi yaptığı belirtiliyor. Ayrıca 2022 verilerine dayanan değerlendirmede annelerin yüzde 96'sının çocuk bakımında birincil sorumluluğu üstlendiği, babalarda bu oranın yüzde 2 olduğu aktarılıyor.
Bu rakamlar bize önemli bir şey söylüyor: Bir ürünün “rahat” olması, bazı tüketiciler için basit bir konfor meselesi olmayabilir.
Ev işleri, çocuk bakımı ve yaşlı bakımıyla günün önemli bölümünü geçiren bir kişinin fiziksel konforu, çalışma hayatıyla doğrudan ilişkili olabilir. Kadınların deneyimlerini burada “kadınlar böyledir” şeklinde genellemek yerine, toplumsal yapıların kadınların zamanını ve hareket alanını nasıl etkilediğini konuşmak daha anlamlıdır.
Kadınların Deneyimi: Görünmeyen Emeği Görmek
Kadınların sosyal yapıların etkilerini anlatırken empati önemli. Çünkü ücretsiz bakım emeği çoğu zaman “evde yapılan doğal işler” gibi görülüyor.
Oysa yemek hazırlamak, temizlik yapmak, çocukların okul ihtiyaçlarını takip etmek, yaşlı bir yakının ilaçlarını düzenlemek veya aile bireylerinin günlük ihtiyaçlarını organize etmek ciddi bir emek gerektiriyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü de bakım sorumluluklarının kadınların işgücüne katılımını sınırlayan temel unsurlardan biri olduğunu vurguluyor. ILO'nun Türkiye'deki güncel çalışmalarında kadınların ücretsiz bakım işlerine erkeklerden 4,6 kat daha fazla zaman ayırdığı belirtiliyor.
TÜİK'in 2024 işgücü verileri de tabloyu tamamlıyor. 15 yaş üzerindeki nüfusta kadınların istihdam oranı yüzde 32,5 iken erkeklerde yüzde 66,9 olarak gerçekleşti. Kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 36,8, erkeklerin ise yüzde 72 oldu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kadınların daha düşük istihdam oranını yalnızca “kadınların tercihi” şeklinde açıklamanın yetersiz kalmasıdır. Tercihler sosyal koşullardan bağımsız oluşmaz.
Bir kadın iş hayatından ayrılmayı seçebilir; fakat çocuk bakım hizmetlerinin pahalı olması, eşinin uzun çalışma saatleri, aile içindeki geleneksel beklentiler veya işyerindeki esnek çalışma imkânlarının sınırlı olması bu tercihin arka planını oluşturabilir.
Bu yüzden “Çalışmak isteseydi çalışırdı” yaklaşımı, yapısal koşulları görmezden gelebilir.
Erkekler İçin Çözüm Odaklı Bir Bakış
Erkeklerin bu meseledeki rolünü yalnızca “sorunun parçası” olarak tanımlamak da eksik olur.
Erkeklerin deneyimleri de kendi toplumsal beklentileri tarafından şekillendiriliyor. Erkeklerden ekonomik olarak güçlü olmaları, aile geçimini üstlenmeleri, duygularını fazla göstermemeleri ve yoğun çalışma temposunu kabullenmeleri beklenebiliyor.
Dolayısıyla çözüm, erkekleri suçlayan genellemeler kurmaktan ziyade, erkeklerin de toplumsal rollerini sorgulayabileceği alanlar yaratmakla mümkün olabilir.
Örneğin çocuk bakımının yalnızca annenin sorumluluğu olmadığı düşüncesini günlük hayatta uygulamak, babaların bakım izinlerini kullanması, ev işlerinin “yardım etmek” değil ortak sorumluluk olarak görülmesi ve işyerlerinde bakım sorumluluğu bulunan erkeklerin de desteklenmesi somut adımlar olabilir.
Burada “erkek eşine yardım ediyor” ifadesi bile tartışmaya açıktır.
Eğer ev ortaksa, çocuk ortaksa ve yaşam ortaksa, ev işlerine katılan erkeğin eşine “yardım ettiği” mi, yoksa kendi sorumluluğunu yerine getirdiği mi söylenmeli?
Bence bu ayrım küçük görünse de toplumsal normları anlamak açısından önemlidir.
Sınıf Faktörü: Ceyo Terliği Kim, Hangi Koşullarda Satın Alıyor?
Ceyo meselesini sınıf faktöründen bağımsız düşünmek de mümkün değil.
Ceyo Terlik Sahibi Kimdir? Bir Markanın Ardındaki Aile, Emek ve Toplumsal Yapı
Bir terlik markasının sahibini merak etmek ilk bakışta oldukça basit bir tüketici sorusu gibi görünüyor. Fakat “Ceyo terlik kimin?” sorusunun peşinden gidince, yalnızca bir şirketin tarihine değil; Türkiye’de aile şirketlerinin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığına, kadınların ve erkeklerin iş hayatındaki konumlarına, emeğin nasıl görünür veya görünmez hâle geldiğine ve ekonomik sınıfın fırsatları nasıl şekillendirdiğine kadar uzanan daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor.
Ceyo’nun resmi tarihçesine göre markanın temelleri Mahir Yoleri’nin ayakkabı kalıpçılığı alanındaki çalışmalarıyla atıldı. Yoleri, 1960 yılında Adana’da Nurettin Cenanoğlu ile ortaklık kurdu ve “CEYO” adı da Cenanoğlu’nun “CE”si ile Yoleri’nin “YO”sunun birleşiminden oluştu. Şirket daha sonra İstanbul’a taşındı ve Ceyo markası 1960’ların ortalarından itibaren terlik ve sandalet üretiminde büyüdü.
Dolayısıyla bugün “Ceyo’nun sahibi kim?” sorusuna verilebilecek en güvenli cevap şudur: Ceyo Ortopedik Sandalet Sanayi ve Ticaret A.Ş. adlı şirkettir; markanın kurucusu ise Mahir Yoleri’dir. Ceyo’nun kendi tarihçesinde Mahir Yoleri’nin oğlu Ahmet Yoleri ve yeğeni Ulvi Yoleri’nin şirketin tasarım ve yönetim faaliyetlerinde aile içinde yer aldığı belirtiliyor.
Ancak burada önemli bir ayrım var: kurucu olmak, şirketin bugünkü hukuki hissedarı olmak ve genel yönetimde bulunmak aynı şey değildir. Kamuya açık şirket sayfalarında güncel ortaklık yapısının ayrıntılı bir biçimde yayımlandığına dair yeterli güvenilir bilgi bulunmadığından, “Ceyo’nun bütün hisseleri şu kişiye aittir” şeklinde kesin bir ifade kullanmak doğru olmaz.
Mahir Yoleri ve Ceyo’nun Aile Şirketi Kimliği
Ceyo’nun hikâyesi, Türkiye’de girişimciliğin önemli bir biçimini de gösteriyor: mesleki becerinin aile içinde aktarılması.
Mahir Yoleri’nin eğitim hayatını yarıda bırakıp babasına ayakkabı kalıpçılığında yardım ettiği, daha sonra teknik bilgi ve kendi tasarım yeteneğini birleştirerek üretim kapasitesini geliştirdiği şirketin resmi tarihçesinde anlatılıyor. Zaman içinde öğrendiği bilgileri oğlu Ahmet ve yeğeni Ulvi’ye aktardığı, tasarım ve yönetim faaliyetlerinin aile üyeleriyle birlikte sürdürüldüğü belirtiliyor.
Burada sınıf meselesi özellikle dikkat çekici. Çünkü girişimcilik çoğu zaman yalnızca “çok çalışmak” üzerinden anlatılıyor. Oysa bir mesleğin babadan oğula aktarılabilmesi, üretim araçlarına erişim, aile desteği, çevre, sermaye ve bilgi birikimi de ekonomik hareketliliğin parçasıdır.
Bir ailenin sahip olduğu işletmeyi sonraki kuşağa aktarması, yalnızca maddi servetin değil, sosyal sermayenin de aktarılması anlamına gelebilir. İş bağlantıları, mesleki itibar, üretim bilgisi, müşteri ilişkileri ve sektörel deneyim yeni kuşağın eline hazır olarak geçebilir.
Bu durum elbette aile şirketlerinin başarısını küçümsemek anlamına gelmez. Aksine, kuşaklar boyunca aktarılan deneyim bir şirketin ayakta kalmasına önemli katkı sağlayabilir. Ancak toplumsal eşitsizlikleri anlamak için şu soruyu da sormak gerekir:
Aynı yeteneğe sahip fakat böyle bir aile ağına, sermayeye veya mesleki mirasa sahip olmayan bir insanın aynı noktaya ulaşma ihtimali ne kadar farklıdır?
Toplumsal Cinsiyet: Terlikten Çok Daha Büyük Bir Mesele
Ceyo’nun ürün kategorilerine baktığımızda kadın, erkek ve çocuk ürünlerinin ayrı kategoriler hâlinde sunulduğunu görüyoruz. Bu, tüketim dünyasında oldukça sıradan görünen bir sınıflandırma. Fakat toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında ürünlerin yalnızca ihtiyaçlara değil, toplumun kadınlık ve erkeklik hakkındaki beklentilerine de cevap verdiğini görebiliriz.
Kadın ürünlerinde renk, estetik ve görünüş vurgusu daha belirgin olabilirken erkek ürünlerinde dayanıklılık, sadelik veya işlevsellik gibi çağrışımlar öne çıkabiliyor. Bu durum yalnızca Ceyo'ya özgü değil; moda ve tüketim sektörünün tamamında görülen daha geniş bir kültürel yapı.
Burada kadınları tek bir deneyim içinde değerlendirmek doğru olmaz. Çalışan bir annenin ayakkabı veya terlik tercihindeki önceliği, emekli bir kadınınkiyle aynı olmayabilir. Bir üniversite öğrencisinin rahatlık beklentisiyle uzun saatler ayakta çalışan bir satış görevlisinin beklentisi de farklıdır.
Bu farklılıkların arkasında yalnızca kişisel zevkler değil, sosyal roller de bulunabilir.
OECD'nin Türkiye üzerine 2025 değerlendirmesi, kadınların erkeklere kıyasla ücretsiz bakım ve ev işlerine çok daha fazla zaman ayırdığını gösteriyor. Aynı araştırmada Türkiye'de kadınların günde ortalama olarak erkeklerden yaklaşık dört saat daha fazla ücretsiz bakım ve ev işi yaptığı belirtiliyor. Ayrıca 2022 verilerine dayanan değerlendirmede annelerin yüzde 96'sının çocuk bakımında birincil sorumluluğu üstlendiği, babalarda bu oranın yüzde 2 olduğu aktarılıyor.
Bu rakamlar bize önemli bir şey söylüyor: Bir ürünün “rahat” olması, bazı tüketiciler için basit bir konfor meselesi olmayabilir.
Ev işleri, çocuk bakımı ve yaşlı bakımıyla günün önemli bölümünü geçiren bir kişinin fiziksel konforu, çalışma hayatıyla doğrudan ilişkili olabilir. Kadınların deneyimlerini burada “kadınlar böyledir” şeklinde genellemek yerine, toplumsal yapıların kadınların zamanını ve hareket alanını nasıl etkilediğini konuşmak daha anlamlıdır.
Kadınların Deneyimi: Görünmeyen Emeği Görmek
Kadınların sosyal yapıların etkilerini anlatırken empati önemli. Çünkü ücretsiz bakım emeği çoğu zaman “evde yapılan doğal işler” gibi görülüyor.
Oysa yemek hazırlamak, temizlik yapmak, çocukların okul ihtiyaçlarını takip etmek, yaşlı bir yakının ilaçlarını düzenlemek veya aile bireylerinin günlük ihtiyaçlarını organize etmek ciddi bir emek gerektiriyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü de bakım sorumluluklarının kadınların işgücüne katılımını sınırlayan temel unsurlardan biri olduğunu vurguluyor. ILO'nun Türkiye'deki güncel çalışmalarında kadınların ücretsiz bakım işlerine erkeklerden 4,6 kat daha fazla zaman ayırdığı belirtiliyor.
TÜİK'in 2024 işgücü verileri de tabloyu tamamlıyor. 15 yaş üzerindeki nüfusta kadınların istihdam oranı yüzde 32,5 iken erkeklerde yüzde 66,9 olarak gerçekleşti. Kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 36,8, erkeklerin ise yüzde 72 oldu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kadınların daha düşük istihdam oranını yalnızca “kadınların tercihi” şeklinde açıklamanın yetersiz kalmasıdır. Tercihler sosyal koşullardan bağımsız oluşmaz.
Bir kadın iş hayatından ayrılmayı seçebilir; fakat çocuk bakım hizmetlerinin pahalı olması, eşinin uzun çalışma saatleri, aile içindeki geleneksel beklentiler veya işyerindeki esnek çalışma imkânlarının sınırlı olması bu tercihin arka planını oluşturabilir.
Bu yüzden “Çalışmak isteseydi çalışırdı” yaklaşımı, yapısal koşulları görmezden gelebilir.
Erkekler İçin Çözüm Odaklı Bir Bakış
Erkeklerin bu meseledeki rolünü yalnızca “sorunun parçası” olarak tanımlamak da eksik olur.
Erkeklerin deneyimleri de kendi toplumsal beklentileri tarafından şekillendiriliyor. Erkeklerden ekonomik olarak güçlü olmaları, aile geçimini üstlenmeleri, duygularını fazla göstermemeleri ve yoğun çalışma temposunu kabullenmeleri beklenebiliyor.
Dolayısıyla çözüm, erkekleri suçlayan genellemeler kurmaktan ziyade, erkeklerin de toplumsal rollerini sorgulayabileceği alanlar yaratmakla mümkün olabilir.
Örneğin çocuk bakımının yalnızca annenin sorumluluğu olmadığı düşüncesini günlük hayatta uygulamak, babaların bakım izinlerini kullanması, ev işlerinin “yardım etmek” değil ortak sorumluluk olarak görülmesi ve işyerlerinde bakım sorumluluğu bulunan erkeklerin de desteklenmesi somut adımlar olabilir.
Burada “erkek eşine yardım ediyor” ifadesi bile tartışmaya açıktır.
Eğer ev ortaksa, çocuk ortaksa ve yaşam ortaksa, ev işlerine katılan erkeğin eşine “yardım ettiği” mi, yoksa kendi sorumluluğunu yerine getirdiği mi söylenmeli?
Bence bu ayrım küçük görünse de toplumsal normları anlamak açısından önemlidir.
Sınıf Faktörü: Ceyo Terliği Kim, Hangi Koşullarda Satın Alıyor?
Ceyo meselesini sınıf faktöründen bağımsız düşünmek de mümkün değil.